Neşet Ertaş

Neşet Ertaş

Neşet Ertaş Garip

Neşet Ertaş Garip

PART 1

PART 2

PART 3

PART 4

PART 5

PART 6

PART 7

PART 8

PART 9

PART 10

PART 11

PART 12

PART 13

PART14

 

Neşet Ertaş Garip;

Bir “Garip” Hikaye: Neşet Ertaş “Garip…”

Garip derdi kendisine büyük usta, öyle kalsın istedi mahlası. 1938 yılında dünyaya gözlerini açan Neşet Ertaş zorluklarla dolu, sefaletle örülü bir çocukluk, ağır bir gençlik geçirdi. Hayatta kalabilmek için kuru ekmeği bile aradığı dönemler oldu notalara hayat veren halk müziği üstadının. Zira babasından ona kalan tek miras sanatıydı, sazıydı. Ölmeden önceki son sözlerinde Neşet Ertaş’a “sazımın emaneti” demişti Muharrem Usta. Annesini erken yaşta kaybetmenin, yıllarca sürgünlerde yaşlanmanın, bozkırda susuz yeşermeye çalışmanın getirdiği yorgunluk ve olgunluk ile Neşet Ertaş oldu Garip…

1957’de Neden Garip Garip Ötersin Bülbül isimli babasının ilk bozlağını okuduğu ilk plağını doldurdu Ertaş. 20 yıllık hayalini gerçekleştirdiği İstanbul’da mutlu değildi Usta. İstanbul’a bir türlü ısınamadığını her fırsatta dile getirirdi. Hacı Hüsrev’deki tek oda evinde iki yıl boyunca tek başına yaşayarak büyük şehre karşı yalnız bir savaş sürdürdü. İki yıl sonra İstanbul ile savaşından yorulmuş olacak ki koltuğunun altındaki iki plak ile memleketi Kırşehir’in yolunu tuttu. Bir süre sonra severek takip ettiği TRT Ankara Radyo’su Yurttan Sesler programında çalıp söyleme imkanı buldu. Programda çalmaya kabul edildiği anki mutluluğunu “o güne kadar yaşadığı mutlulukların yekûnünden de fazla” diyerek tanımlıyordu Neşet Ertaş. Dönemin TRT spikeri 60’lı yılların başında ilk kez anons edildiğinde, radyoları başındaki insanların duyduğu isim “Kırşehirli Neşet Ertaş” idi. Birkaç yıl içinde Neşet Ertaş ismi daha sık zikredilmeye başlandı radyolarda. Yine aynı dönemde tanıştığı Leyla’sına vurularak bu kez muradına erdi Garip Mecnun. 10 yıl sonra Leyla’sından ayrılmanın acısıyla sanatının zirvesine ulaştı Usta. “Kendim Ettim Kendim Buldum, Yazımı Kışa Çevirdin, Hata Benim Günah Benim Suç Benim, Evvelim Sen Oldun Ahirim Sensin” gibi pek çok başyapıtı bu dönemde notalara döktü Neşet Usta. Ona göre bunların her birisi bir ağıt, bir feryattı. Çok acı çekti Ertaş ayrılığın akabinde, ama asla çamur atmadı Leyla’sına. Hep kendineydi sitemi. Hatta evliliğine başından beri karşı çıkan babası Muharrem Ertaş ile arası açıldı ve o dönemde kendi dillerinde, türkülerle atışmaya başladı iki Usta. Oğlunun mutsuzluğuyla kahrolup, üzüntüsünün de etkisiyle kendisine atışmalarında “aslı bozuk” diyen babasına “aşkı kimden aldın, sevgiyi kimden; aslı bozuk deme gel şu insana ya dost…” diyerek sitemkâr ama bir o kadar da saygılı satırlarla cevap verdi halk müziğinin yaşayan efsanesi. 65-75 yılları arası en üretken dönemini yaşadı Neşet Ertaş. Artık bozkırlarda doldurduğu heybesini şehrin kalabalıkları önünde boşaltıyor, azığındaki her zerreyi “hızmatçısı” olduğu dinleyenlerine sunuyordu. Anadolu’daki turnelerinden birisinde Zeki Müren ile de birlikte sahne alma şansı bulan Ertaş artık Sanat Güneşi’nin de en çok saygı duyduğu ve sevdiği dostlarından birisi olmuştu. Hatta rivayete göre Ertaş’ın bozlaklarından birisini dinleyen Zeki Müren “olamaz böyle şey!” diyerek aşka gelmiş ve başını kulisin tahta duvarına var gücüyle vurmuştu.

Eşinden ayrılmasının ardından bir türlü söküp atamadığı yürek sancısı, TRT ile yaşadığı fikir ayrılıkları, ansızın baş gösteren sağlık sorunları tek bir şeyin habercisiydi onun için: “kalkıp göç eyleme” vakti gelmişti Usta’nın…

Bu seferki durak çok uzaklar; “acı vatan” Almanya olarak belirlenmişti yazgısında. Öksüzlük, ayrılık, yoksulluk gibi pek çok derdine bir de gurbet acısını eklemişti Usta, işte bu katlanılır türden bir şey değildi. Yıllarca sesiyle ruhunu dinlendirdiği, duygularına tercüman ettiği sazını bu kez sadece ve sadece hayatta kalmak için kullanacaktı. Nitekim gurbet acısı öyle bir zehirdi ki o bedende, atılmasa olmazdı… Gurbet; yürekte bir taştı…

Almanya’da işler beklediğinden de iyi gitti ve Usta oraya yerleşerek sanat okullarında saz dersleri vermeye, ağlayan sazıyla çok uzaklarda memleket türkülerini yeni nesillere öğretmeye başladı. Bir süre gurbet diyarlarda çaldıktan sonra kendisini çocuklarının gelişimi ve eğitimine adamaya karar veren Ertaş sahnelere ara verdi. Öyle unutturdu ki kendini TRT’deki bir programda çalan şarkısı anons edilirken bile kendisinden “rahmetli Neşet Ertaş’tan güzel bir türkü” diyerek bahsedildi. Saygı ve tevazusunu yitirmeyen Usta, “bir ülkenin ulusal kanalı, resmi yayın organı yalan söylemez, demek ki ben gerçekten ölmüşüm” diyerek yorumladı bu olayı. 30 yıllık uzun bir aranın ardından 2000 yılında memleket topraklarına dönen Neşet Ertaş, hiç barışamadığı, umutlarını, hayallerini emanet ederek ayrıldığı İstanbul’da verdiği bir konserle seyircisine, sanatına ve “gurbanı olduğu” halkına döndü… “Gönlüm Hep Seni Arıyor, Neredesin Sen” diye haykırdı Harbiye Açıkhava Tiyatrosu hep bir ağızdan. Neşet memleketine, Leyla’sına, babasına sesleniyordu çığlık çığlığa; dinleyenleri ise büyük Usta’ya…

“Garip…”