http://www.dailymotion.com/swf/video/x5tgrv?additionalInfos=0
Ahmet Kaya – şafak Türküsü
Yükleyen dede. –

http://www.dailymotion.com/swf/video/x4ibzu?additionalInfos=0
Ahmet Kaya – Içimde Ölen Biri
Yükleyen dede. –

şafak türküsü full

Beni burada arama anne

Kapıda adımı sorma

Saçlarına yıldız düşmüş

Koparma anne Ağlama

Kaç zamandır yüzüm tıraşlı

Gözlerim şafak bekledim

Uzarken ellerim Kulağım kirişte

Ölümü özledim anne

Yaşamak isterken delice

Bugün görüş günü

Günlerden salı Islak Sarı bir yağmur

Ülkemin neresine bakarsa ay

Orada yitik bir anne ağlıyor

Sen aralıyorsun yağmuru

Acıdan sırılsıklam alnına siper edip elini

Sonra bir umut koşuyorsun

Yüreğin avcunda ısırırken çırpıntı gözlerini

Ah verebilseydim keşke

yüreği avcunda koşan herbir anneye

tepeden tırnağa oğula ve kıza kesmiş

bir ülkeyi armağan

koşma anne birdenbire batacak olan

düş denizinde yarattığın umut sandalıdır

oysa benim için gece ışık hızıyla koşan

kısa ve soğuk bir zamandır

bu yüzden boğuk seslerle geldiler bir şafak

uykusuz yorgun ve korkak

sanırım baytardı

yüreğimin depreminde rihter ölçeği çatlarken

ölebilir raporu veren beyaz önlüklü doktor

boşver hipokrat amca

üzülme ne olur sen de anne sen de üzülme

hücremin dört bir köşesinde el ayak izlerimi

ciğerlerimde yırtılan bir çığlıkla hazır beklediğim

ve korkunç bir sabırla birbirine eklediğim

korkak kahraman gecelerimi

düşlerimle sınırsız diretmişliğimle

şaşkınlığımla çocuk devrederken sıradakine

usulca açılıverdi yanağımda tomurcuk

pir sultan’ı düşün anne şeyh bedrettin’i börklüce’yi

torlak kemal’i düşün anne

düşünkü yüregin salansın düşünkü güneşli
güzel günlere ianan mutlu bir yusufçuk havalansın

hala kanaması nedendir faşizmin göğsünde

utangaçlığı bile vuramadan yanaklarına yasının

onsekizinde ölümüne pervasız yürüyen ince bilekli çıplak ayaklı tanya’nın

deniz’i düşün anne her mayıs şafağında uzun

uzun döverken darağaçlarını ve o şafaktan doğma

onbir yaşını çiğneyip yürüyen çocukları

insanları düşün anne düşün ki yüreğin sallansın

düşün ki o an güneşli güzel günlere inanan

mutlu bir yusufçuk havalansın

sıcak omuzlar değerken omzuma

buz üstünde yürüdüm yıllar boyu

bayraklar ve türkülerle

kopunca memelerinden o mükemmel yaşama

kurşunlar sıktılar alnıma

açık alanlarda ağır

kartalların konup kalktığı

yalçın kayalardan biriydim

ölüp dirildim yeniden

güneşli güneşsiz akşamlarda

mutlu yarınlar adına özgürlük adına ekmek adına

üstüne vardım kuyruğu kanlı itlerin

dirilip dönmesin diye hiroşimalar

tahtadan atların boynuna çıplak

ölümlerle yatmasın diye çocuklar

aç gözlerle bakmasın diye çocuklar

kardeşlik adına

havadaki kuş denizdeki balık adına

yürüdüm yıllar boyu

dönüp bakmadım arkama

ıraktı gözlerim çok ırak

izim kalır mı bilmem yürüdüğüm yolda

kalsa da silinir gider yalnızca bir ağıt gibi çakılır

ardımca gelenlere gözlerimi yaktığım yer

tören adımlarıyla ölmek ne garip şey anne

kanlı karanlık bir oyunda baş oyuncuyum

bütün gözler üstümde

sürüyor gecenin karnında şafağa bakan oyun

masa üstünde üşüyen bir sigara

yanında küçücük bir cam bardak

içinde rengi bu gecenin cılız titrek bir kibrit

kağıt kalem sandalye

geride fluu yağlı

büküm büküm bir ip

ve çingene kuralına uygun

değişmez dekoru mudur

idam mahkumunun

kırılacak cammışım gibi davranıyorlar

yüzlerinde zoraki çatılmış bir hüzün

oysa birazdan boynumu kıracaklar

pul pul dökülecek yaz siyasi eylül’ün

ben ölümü asıl az ötede titreyen

çingenenin kara killi ellerinde gördüm

anladım ki küllenen sigaradır

soğuyan bir bardak çaydır benim ömrüm

yani benim güzel annem

alacaşafağında ülkemin yıldız uçurmak varken

oturup yıldızlar içinde kendi buruk kanımı içtim

ne garip duygu şu ölmek

öptüğüm kızlar geliyor aklıma

bir açıklaması vardır elbet
giderken darağacına

geride masa üstünde boynu bükük kaldı kağıt kalem

bağışla beni güzel annem

oğul tadında bir mektup yazamadım diye kızma bana

elleri değsin istemedim

gözleri değsin istemedim

ağlayıp koklayacaktın

belki bir ömür taşıyacaktın koynunda

usul adımlarla yürüdüm ömrümü

karşımda kurum kurum-laşan darağacı

tarlakuşu korkmaz ki korkuluktan

ökse de olsa dört bir yanı

birdenbire acıdı boynum

gelecekler var birbiri

 ardınca yakışıklı

ne olur işçi kadınım

az yumuşak dik şu kefenin yakasını

yaşamak ağrısı asıldı boynuma

oysa türkü tadında yaşamak isterdim

çiçekleri kokmak ırmakları akmak

yaz boyu çobanaldatanlara aldanmak

su başlarında aylak sektirmek kavalımı

sonra bir çocuğun afacan bacaklarında

anavarca kayalıklarına tırmanmak isterdim

o güzel günleri görenler arasında

bir soluk ben de yaşamak isterdim

bir de luvr müzesinde seyretmek gizliden

öperken siya-u jakond’u tebessümünden

işte o an saçlarından yakalamak dolunayı

bir de yirmibeş kilometreden görebilmek

nazım’ın gözleriyle pırıl pırıl moskova’yı

ölmek ne garip şey anne

bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı

 kakmalı bir kutu içinde vermek isterdim çocukların ellerine

sonra sonra benim güzel annem

damdan düşer gibi vurulmak isterdim bir kıza

künyemi okudular suçumuz malum

gecenin kıyısında durmuşum kefenin cebi yok

koynuma yıldız doldurmuşum koşun çocuklar çocuklar koşun

sabah üstüme üstüme geliyor

yanlış mı duydum yoksa erkenci bir horoz mu ötüyor

keskin bir acı bilenmiş gitgide yaklaşıyor sonum

iri sözlerim yoktu söyleyecek usulca baktım yüzlerine

bin yıllık iskeletleri çatırdayarak

göçtü ayaklarının dibine

korkutamadılar beni anne

avlunun ortasında çatık

bir kaş gibi duran darağacı

bir zaman rüzgarda saçını tarayan telli kavak değil mi

boynumdaki kemendi bir öğle sonu bükerken o kız

sarı sıcak sevdasını düşünmedi mi

söyle anne o çingene

bir çiçek bahçesi kadar sıcak sokağımızdan

bağıra çağıra geçen bohçacı kadını

sevmedi mi çılgınca

kurulmuş tuzaklar yok artık yolumda

işkenceler zindanlar hücreler

savunmak yok mutlu tok bir yaşamı

açlık grevlerinde beynimi bir sıçan gibi kemiren

mideme karşı

kısacası bir çiçeği düşünürken ürpermek yok

gülmek umut etmek özlemek

ya da mektup beklemek

gözleri yatırıp ıraklara

 ölmek ne garip şey anne

artık duvarları kanatırcasına tırnağımla

şaşkın umutlu şiirler yazamayacağım

mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamayacağım

baba olamayacağım örneğin

ölmak ne garip şey anne

ceplerimde el yerine balyoz taşırken

korkunç bir merakla beklerken kurtuluş haberlerini

ve yüreğimin ırmakları taştı taşacakken

ölmek ne garip şey anne

uçurumlar ki sende büyür dağdır ki sende göçer

ben yaprak derim çiçek derim

çam diplerinde açmış kanatlarını kozalak derim

gül yanaklı çocuğa benzer

yine de oğlunu yitirmek kimbilir ne garip şey anne

beni burada arama anne

kapıda adımı sorma

saçlarına yıldız düşmüş

koparma anne ağlama

kırıldıysa düş evinin kapısı

bütün kırık kapıların çağrılışıyım

kızların yanaklarında çukurlaşan

biten başlayan aşkların ortasındayım

her kavgada ölen benim bayrak tutan çarpışan

her kadın toprağı tırnaklayarak doğurur beni

özlem benim kavga benim aşk benim

bekle beni anne bir sabah çıkagelirim

bir sabah anne bir sabah

acını süpürmek için açtığında kapını

umarım kurtuluş haberleriyle dönmüş olur

çam ve kekik kokuları içinde acı yüzlü çocuklar

o zaman nasıl indirilmişlerse şen şakrak

öylece kalkar uykudan şalterler

dişleyip tükürmeden sigaralarını

türkü tadında giyinirken işçiler

bir sabah anne bir sabah

acını süpürmek için açtığında kapını

adı başka sesi başka nice yaşıtım

koynunda çiçekler

çiçekler içinde bir ülke getirirler

başlarını koymak için yorgun dizine

sen hazır tut dizini anne o mükemmel güne

şiir
Nevzat Çelik